“Bir kitap okudum hayatım değişti.” gibi klişe sözleri pek sık duyarız. Ben de bir kitap okudum hayatım değişmedi ancak bazı görüşlerim oldukça değişti.

idamxr6 Kitap aslında tek bir günü anlatmıyor. Yanılmıyorsam 6 hafta gibi bir sürede  idam mahkumu olmuş bir adamın yaşadıklarını ve anılarını anlatmakta. Kitaba başlarken idamın ateşli bir destekleyicisi olmasam bile bazılarının bunu hak ettiğine inanıyordum.

Kitap bittikten sonra bir şeylerin eksik olduğunu anladım. Nedir? diye kendime sorarken, kitabı inceleyen bir arkadaşım “Neden idam ediliyor?” dediğinde işte dedim. “Neden idam ediliyor?” O anda kitapta verilecek hiçbir cevap beni tatmin etmezdi. Milyonları mı öldürdü? Yoksa küçük bir kızımı? Ya da hırsızlık mı yaptı? Hayır hiç biri bir gerekçe olamaz. Bir insandan hiç bir nedenle en doğal hakkı olan yaşama hakkı elinden alınamaz.

Reklamlar

Uzun bir aradan sonra tekrar yazıyorum…

Benim gibi tarihe biraz fazla merak duyan hatta bunu iş olarak yapmak isteyenlerin büyük kısmı heralde şu soruları hep merak etmiştir, “Acaba o olay hiç olmasaydı nasıl olurdu?” yada “Ben olsam ne olurdu?”.

Bunları bilmek ne yazık ki imkansız…İmkansız mı?

Pek sayılmaz. Ziraa bu oyun sayesinde artık tarihi değiştirebileceğiz. Fransa’da 2. Napolyon olup Rusları pes ettirebileceğiz. Yada Osmanlı İmparatoru olarak “Bu kadar savaş yeter artık barış zamanıdır!” diye 2. Lle Devrini Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yaşatabileceğiz.

VictoriaBox

Oyun sadece savaşlar ve barışlardan oluşmuyor. Paradox firmasının en karışık oyunu olan Victoria’da sınıf çatışmaları, devrimler, yeni rejimler, dünya pazarı ve dahası oyuna oldukça gerçekçi yansıtılmış.

1836 yılında başlayıp 1935 yılında son bulan oyun harita üzerinde oynanıyor. Arabistan çöllerinde ki Nejd’den Uzak Doğu’da düşmanlarına yem olmamak için uğraşan Kore’ye Güney Amerika’da İspanyol sömürgeciliğinin izlerini silmeye çalışan Arjantin’e kadar o dönemde Dünya üzerinde olan büyük ya da küçük her devletle oynayabiliyoruz.

ItalyVictoria

Amacımız tüm Dünyayı ele geçirmek değil. Sanayi devrimi yakalayıp hızla sömürgeleşmek ve dünya pazarını domine etmek. Bunun yanında yeni teknolojiler geliştirmekte şart.

Oyunun tek kötü yanı fazla İngilizce istemesi.

Kısaca İngilizcenize güveniyorsanız ve bu çağları seviyorsanız tavsiye edeceğim en mükemmel oyun Victoria An Empire Under the Sun.

crusade_movie

HAÇLI SEFERLERİ

Haçlı Seferleri, Batılı Hristyanların Kudüs’ü ve diğer kutsal kentleri Müslümanlardan kurtarmak amacıyla düzenlenmiştir.

8. yy.’da Müslümanların İspanya’yı feth etmesi ve Müslüman Türklerin 1071’de Anadolu’ya yerleşip kısa sürede Nikaia’yı(İznik) merkez edinerek İmparatorluğu tehdit etmesi Batı’da büyük kaygılara neden olmuştu.

Bizans İmparatoru I. Alexios Kommenos Türk tehdidine tek başına karşı koyamayacağını anlayınca 1095’de Batı dünyasından yardım istedi. 18 Kasım 1095’de Clermont Konsilini toplayan Papa II. Urbanus Doğu Hristyanlarına yardım etmenin dini bir vazife olduğunu ve bu sefere katılanların günahlarının affedileceğini duyurdu. Çağrı Papa’nın beklediğinden de olumlu karşılandı ve sefere katılanların zırh ve kalkanlarında “haç” taşımaları kararlaştırıldı.

IV. HAÇLI SEFERİ

Papa III. Innocentus 1198 yılında IV. Haçlı Seferi için bir ferman yayınladı. Champagne Kontu III. Tribaun’un çağrısınada pek çok Fransız soylusu olumlu cevap verdi. Sefere katılanlar Venedik gemileriyle taşınacak ve Venedik’e taşıma ücreti ödenecekti. Kazanılan topraklarda Fransa ve Venedik arasında paylaştırılacaktı.

Venedik’in bu seferde bu denli etkin rol almasının en önemli sebebi Doğu Roma ile içinde bulunduğu durumdur. Venedik bu seferleri Konstantinapolis üzerine yöneltmiştir çünkü 1182 ve 1185 yıılarında Konstantinapolis’te bulunan Venediklilere şehrin yerli halkı tarafından saldırılmıştı. Ufak çapta yağmalama hareketleri görülmüştü. İşte Venedik bu yüzden seferleri Kudüs’e değil Konstantinapolis’e yöneltmeyi tercih etti.

Haçlıların bir bölümü direk Anadolu’ya gitmeyi yeğledikleri için 1202 yılında Venedik’e beklenenden az Haçlı ordusu ulaştı. Öte yandan Venediklilere ödenecek para da karşılanamamıştı. Bunun üzerine, ulaşım karşılığı Macaristanın Zara kentinin Venediklilerce yağmalanmasına yardım edildi. Her ne kadar sefere katılan pek çok kont Hristyan üstelik Katolik olan bir şehri yağmalamayı istemese de şehir yağmalandı ve Venediklilere teslim edildi. Venedik’in az önce de belirttiğim gibi Doğu Roma ile olan çekişmeleri sebebiyle 1202 yılında Haçlı seferinin Konstantinapolis’e yöneltilmesi karalaştırıldı.

13 Nisan 1204 yılında Haçlılar şehri ele geçirdi ve büyük bir yağma başladı. Sultan Ahmet Meydanında bulunan ve Mısır’dan gelen dikilitaşın yanında ki örme sutunun etrafı pirinçle kaplanmıştı. Böylece güneş gördükçe altın gibi parlardı. İşte haçlılar bu pirinçleri altın sanmış ve sökmüşlerdi.Ayasofya dahi bu yağmadan nasibini almıştı.

İşte 1204 yılında yaşanan bu olaylar ile Doğu ve Batı arasında bir uçurum oluştu. 3 günlük yağma sonucunda şehirde asayiş sağlandı ve Bizans İmparatorluğu yerine İmparatroun Flandre Kontu I. Bouidin, patriğin ise Venedikli Tomasso Monosino olduğu Latin İmparatorluğu kuruldu. İmparatorluk ise 50 yıl boyunca Nikiai’yı merkez edindi. 1261 yılında Ceneviz yardımıyla Konstantinapolis’i tekrar ele geçirdi.

Bu şekilde Katolik-Ortodoks çekişmesi had safhaya ulaşmıştır. Roma’dan gelen kardinal aforoz beraatını Ayasofya’ya bırakmış ve böylece tek doğru Hristyanlık Batı Hristyanlığıdır demiştir.

DOĞU-BATI BÖLÜNMESİ

Aslında bölünme 1054 yılında başlamıştı. Konstantinapolis patriği Mikhail Kerularios ile Papa IX. Leo’nun karşılılı afarozları Hristyanlık için bir dönüm noktası olmuştu. Aslında daha da geriye gidersek ilk uzaklaşma 5. yy.’da başlar. Doğu’da 3 piskoposluk öne çıkmaktaydı. İskenderiye, Antakya ve Konstantinapolis. İmparatorluğun merkezi Konstantinapolis’e kayınca ve İskenderiye ile Antakya Müslümanlarla savaş duruma geçince, Konstantinapolis daha da önem kazandı.

Batı’da yani Roma’da daha sakin bir hava vardı. Papa bunu kulanarak kendi ululuğunu Doğu’ya kabul ettirmeye çalışınca bölünme kaçınılmaz oldu. Farklı temellere oturtulmuş iki mezhebin çekişmemsi mümkün değildi. Doğu Yunan felfesefesini, Batı ise Roma hukukunu temel alıyordu.

Katolikler Doğu’ya danışmadan Baba-Oğul sorununu kendi başlarına çözümlemeye kalkışmaları da bölünme için yeni bir sebep oldu.

İşte tüm bu ilahiyat kavgaları sürüp giderken Rumları Batıdan asıl koaracak olay yaşandı. Az önce anlattığım IV. Haçlı seferi… Batı, II. Lyon Konsilinde(1274) ve Ferrera-Florance Konsilinde(1438-45) birleşmeyi önerdilerse de 1204’ü unutmayan Bizans bunu reddetti.

Bundan sonra ilk kez 1964 yılında Ekumenik Patrik  I. Anestenagoras ile Papa VI. Paulus Kudüs’te buluştular. 1965 yılında karşılıklı aforozların kaldırılması konusunda uzlaştılar ve bu birleşme ayinlerle kutlandı.

Kaynaklar

* Ana Britanica cilt 10  s. 255

* Ana Britanica cilt 14 s. 285

* Tairhimiz ve Biz  s. 39

* Tarihimiz ve Biz s. 187

İnsan Ne İle Yaşar 2

Temmuz 9, 2009

Köyün yakınlarında üç yüz dönümlük arazisi olan bir hanımefendi oturuyordu. Kendisi daima köylülere yardım eden iyiliksever biriydi. Tâ ki eski bir askeri yanına kahya olarak alana kadar. Yeni kahya sürekli köylüleri eziyor onlara ağır cezalar ödetiyordu.

Pahom ne kadar dikkat etsede hayvanları hanımefendinin otlaklarına giriyordu. Sürekli ceza ödemekten bıkan Pahom kışın gelmesiyle hayvanları dışarı çıkarmama kararı aldı.

Kışın hanımefendi topraklarını satma kararı aldı. Köyde dolaşan dedikoduya göre hanımefendi Hancı ile anlaşmıştı. Köylüler “eğer hancı toprakları alırsa kahyadan daha fazla canımıza okur” diye düşünmeye başladılar ve cemaat adına hanımefendiyle konuup daha yüksek bir fiyat önerdiler. Hanımefendi teklifi kabul etti.

Daha sonra tüm toprakları alma kararına vardılar fakat toprakların nasıl kullanılacağına karar veremdiler ve yeni karara göre herkes kendi imkanları dahilinde toprak sahibi olacaktı.

Pahom’da paylaşılan topraktan pay almak için uğraşmaya başladı. Hanımefendi paranın yarısını peşin yarısını ise 2 yıl içinde ödemeye razı olmuştu. Hemen karısıyla kafa kafaya verip düşünmeye başladılar.

Hayvanlarının bir kısmını sattılar, oğullarını işçi olarak çalışmaya gönderdiler ve Pahom kayınbabasından biraz borç aldı. Böylece paranın yarısı denkleşmiş oldu.

Pahom’da artık toprak sahibi olmuştu. Kendi toprağını ekip biçiyordu. Hasatta iyi gelmişti. Bir yıl içinde tüm borçlarını kapattı. Artık kendi arazisine baktıkça yüreği neşeyle doluyordu.

İnsan Ne İle Yaşar 1

Temmuz 1, 2009

Abla, küçük kızkardeşi şehirden ziyarete gelmişti. Kendisi şehirli bir tücar ile evliydi, kardeşiyse bir köylüyle. Abla şehir hayatını ballandıra ballandıra anlatmaya başlamıştı. Nasıl eğlendiklerini, ne güzel şeyler yiyip, içtiklerini…

Gücenen kız kardeş şehir hayatını yerip köylü hayatını övmeye başladı. ” Belki bizler kaba yaşıyor olabiliriz fakat en azından tasa bilmeyiz. Belki hiç zengin olamayacağız ama açta kalmayacağız. Şehirde bugün zengin olanlar yarın ekmek parası için dilenebilir hem bilirsin ‘Kazanç ve kayıp ikiz kardeştir’.

Abla sinirlenmişti;

“Sen zerafeti ne bilirsin ki. Kocan köle gibi çalışsa da gübre yığını içinde yaşayacak ve öyle öleceksiniz.”

Evin reisi Pahom köede uzanmış kadınların gevezeliklerini dinliyordu.

“Tamam” dedi. “Biz küçüklüğümüzden beri toprak anayı işlemekle o kadar meşgul olmuşuz ki kafamız başka hiçbir şeye çalışmıyor belki. Ama biraz toprağımız olsaydı. İşte o zaman şeytandan bile korkmazdım.”

Kadınlar bir kaç dakika sonra elbise dedikodusuna daldılar. Ardındansa çay içtikleri bardakları kaynatıp yıkadılar.

Yağmur

Temmuz 1, 2009

Edebiyat sahasında ki ilk yazımı Tevfik Fikret’in Yağmur şiiriyle yapmak istedim. Beni en çok etkileyen şair ve şiiridir. Öyle ki, şiiri okurken o sokakları görüyorum ve kendimi bu müzikaliteye bırakıyorum.  Şiirin bitiminde “heralde bu kadar güzel yazılamazdı” düşüncesi uyanıyor.

3278314fikret

Yağmur

Küçük, muttarid, muhteriz darbeler
Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz
Olur dembedem nevha-ger, nagme-saz
Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz
Küçük, muttarid, muhteriz darbeler…

Sokaklarda seylabeler ağlaşır
Ufuk yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır;

Bulutlar karardıkça zerrata bir
Ağır, muhtazır dalgalanmak gelir;

Bürür bir soğuk, gölge etrafı hep,
Numayan olur gündüzün nısf-ı şeb.

Söner şimdi, manzur olurken demin
Hayulası karşımda bir alemin.

Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere;
Bakıldıkça vahşet çöker yerlere.

Geçer boş sokaktan, hayalet gibi,
Şitaban u puşide-ser bir sabi;

O dem leyl-i yadımda, solgun, tebah,
Surur bir kadın bir rıda-yı siyah

Saçaklarda kuşlar -hazindir bu pek! –
Susarlar, uzaktan ulur bir köpek.

Öter guş-ı ruhumda boş bir enin,
Boğuk bir tezad-ı sukun u tanın;

Küçük, pür heves, gevherin katreler
Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz
Olur muttasıl nevha-ger, nağme-saz
Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz
Küçük, pür heves, gevherin katreler…

Tevfik Fikret

4th_day_of_demonstrations_9

Son yıllarda ekonomik ve siyasi krizlerle çalkalanan Dünyamız son olarakta İran seçimleri ile çalkalandı. Sert bir rejimin hüküm sürdüğü bu topraklarda reform yanlısı olarak geçinen bir grup oylarının hesabını sormak için sokaklara döküldü. Ve hükümette onları susturmak için bir takım eylemlere girişti.

Bastille’de çıkan isyanda da sosyal ve ekonomik gücü elinde bulunduran lordlar, markiler vb. , elinde tırpanla, orakla gelen Fransız köylüsünü küçümsemişti. Onu susturmaya çalışmıştı. Ama halklar özgürlük istediği zaman çok fazla beklemez. İşte tarih bize bunu gösterdi.

Esteglâl, âzâdi, Cumhuriye Eslâmi(İstiklal, Özgürlük, İslam Cumhuriyeti)

Şimdi İran’da yaşanan bu…İnsanlara özgürlük vaadiyle gelen bir rejim özgürlüklerin üstüne kefen niyetine beyaz bir örtü çekmiş…30 yıldır dış düşmanlar masalı ile halkını bir korku tüneli içine sokan rejim bugünde  “Rejim elden gidiyor ey mücahitler” propagandası yaparsa şaşmam. Halkını Avrupa’dan ve Dünyadan izole ederek onları bastırabileceği yanılgısına düşmeleri de ayrıca tartışılacak bir konudur.

Sonuç olarak, komşumuz İran bu saldırgan ve özgürlükleri kısıtlayan tavırları ile hiçbir yere ulaşamaz.

Latin Harflerinin Kabulüne Giden Süreç…

Latin Harflerinden oluşan Türk alfabesi 1 Kasım 1928’de kabul edilmiş olsa da, Cumhuriyetin her kurumu ve Atatürk’ün her devrimi gibi bunun da bir hazırlanış safhası vardı.

1928’den 124 yıl önce yani 1804’te Latin alfabesi kullanılmaya başlanmıştır. 3.Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan sahil saray yaptırdığı Fransız mimara Türkçe öğretmiş, mimarsa Sultana Latin alfabesi ile yazmayı öğretmiştir. Bu yolla anlaşmışlarladır.

Ancak ilk resmi teklif Azerbaycan Türklerinden Mirzafedali Ahundof tarafından yapılmıştır. 1857 yılında Arap harflerinin ıslahı konusunda bir rapor hazırlamıştır. 1863’te (bazı kaynaklar 1862 olarak ta göstermiştir.) Yusuf Şah adlı hikâyesinde kendi geliştirdiği yazımı kullanmıştır. Bu konuda gerekli yardımları alabilmek için İstanbul’a gitmiş ve Baş vezir ile görüşmüştür. Dönemin Baş vezirinin emriyle bu rapor incelenmiş ve ilmi çevrelerden olumlu tepkiler almıştır. Ancak yazım matbaada kullanılması uygun görülmemiştir.

Ardından Tiflis’te çalışmalarına devam eden Ahunduf İran’a gitmiş (İran’ı o dönemde Türkler yönetmektedir. Devletin başında ise Türk Kaçar Hanedanı vardır) ancak buradan da istediği desteği alamamıştır.

Bundan sonra Rusya içindeki pek çok Türk, Latin alfabesine geçişi savunmuş ve Arap alfabesinin yeterli olmadığı ve çok zor olduğu konusunda birleşmişlerdir.

Bunun altında Arap harflerinin matbaada kullanım zorluğu, zor öğrenilmesi gibi nedenler yatmaktadır. Örneğin Avrupalı bir matbaacı, Latin harfleri ile saatte 1000 kelime üzerine çıkarken, Arap harfleri ile bu sayı 900leri geçemiyordu.

2.Abdulhamid Han döneminde bu tartışmalar Türkiye içinde durulmuş, çoğunlukla Kafkasya’daki Türklerce devam ettirilmiştir.

Türkiye’de ki 1908 Genç Türkler hareketinden sonra tartışmalar devam etmiş. Bu konuda en çok makaleyi ise Hüseyin Cahit yazmıştır. Ancak bir sonuç alınamamıştır.

Bununla birlikte bu yıllarda Tataristan Türkleri bu konuda oldukça ilerlemişler, dergilerinde sürekli bu konuyu işlemişlerdir. Zakir Ramiyefin, Ayrım Harfler adlı makalesi, Abad Alparuf’un Esterhan adlı yazısı, Sait Ramiyefin Esterhan adlı makaleyi tenkit etmesi gibi pek çok örnek gösterilebilir. Yine İdil adlı dergide Tatar Türkçesini Latin harfleri ile yazımı denenmiş ve Tatar Türkçesinin Latinceyle daha güzel ve anlaşılır yazıldığında karar kılınmıştır.

Türkiyat Kongrelerinde Tataristanlı ve Kazakistanlı temsilciler Arap alfabesini ıslah etme yoluna gittiyseler de başarılı olamadılar çünkü bu alfabe eksiktir ve matbaada yazımı oldukça zordur. Bu nedenle yukarda saydığım düşünürlerin yanı sıra diğer düşünür ve Türkologlarda Türkçenin Latin abecesiyle yazılmasını uygun görmüşlerdir. Bunda çağdaş dünyaya ayak uydurabilme kaygısı olduğunu da söyleyebiliriz.

Özbekistan’da 19. yy başından beri süregelen tartışmada 1923 yılında son nokta konulmuş ve “Türklerin birlik olması yolunda Latin harflerine geçişten başka şansımız yoktur” denilmiştir.

Türkiye içinde “huruf-ı mukatta’’ yani harflerin birleşik değil ayrı ayrı yazılmasını savunan görüş ortaya çıkmış. Ancak önce Balkan Savaşları ardından Dünya Savaşı patlak verince bu iş ertelenmiştir. Buna rağmen halk arasında olmasa da Konya’dan İstanbul’da ki sevgilisine mektup yazan bir asker, Fransız alfabesi kullanarak Türkçe bir mektup yazmıştır.

1922’li yıllarda Azerbaycan ve Özbekistan’da konu aydınlarca dile getirilmiştir. Ve kurultaylardan Arap alfabesini terk etme zamanının geldiği düşüncesi çıkmıştır. Ancak ne var ki bu görüş halka aktarılmamıştır. Ve ilginçtir hiçbir resmi veya tüzel harekette görülmez.

Resmi olarak Türk milleti ancak 1928’de Latin harflerine geçiş yapmıştır.

Kaynakça: Çağdaş Türk Lehçeleri

Sertaç Kayserilioğlu, NTV Tarih s. 57

Rahim Enflamon, Türk Dünyasında Latin harflerine geçiş tartışmaları üzerine

www.Türkoloji.cu.edu.tr